Gündem

Yazarken algınız kadarsınız!

Kendimizi başkalarının bizi gördüğü gibi görmek çok faydalı bir beceridir.”

Aldous Huxley

Huxley’nin bu düşünceyi ifade ettiği Sezgi Kapıları.

Elime geçtiği ilk günden beri “Hayat Algısı” kitabım oldu. Kemal Demirel bir konuşmamızda, “Algınız net değilse yazamazsınız. Felsefe, bilim, sinema, müzik, resim ve tiyatro için bir yazara ihtiyacınız var” dedi. İnsanlar üzerine yazdığı makaleyi imzalayıp bana verdiğinde, ona bu kitabın satırlarının çoğunu daha önce okuduğumu söylememiştim. 17-18 yaş böyledir; Kendinizi bir kitabın/yazarın içinde bulduğunuzda onunla bir olursunuz.

Şimdi Demirel’in kitabında altını çizdiğim satırlara ve yanına bıraktığım notlara dönüyorum. Demirel, “… İnsanların kendi dünyalarında neden var olduklarını, nasıl yaşamaları gerektiğini ve size yakışır şekilde yaşamanın ne kadar zor ve gerekli olduğunu açıklamaya çalıştık.” dedi.

Hemen yanına şu notları aldım:

– İnsan dünyada neden var olmuştur ve nasıl yaşanır… Nasıl kendimizmişiz gibi yaşayabiliriz? Hayatta böyle bir amaç güzel bir şey ama zorlukları var, nedir bunlar?

“Kahramanca anlar, kendi egoizmini bir kenara itip sadece bir insan olarak yaşadığın anlardır.”

– Kişi, egoizmini kendisininmiş gibi yaşarsa kahramandır. Böylece düşüncelerini eyleme geçirebilir. Ne olursa olsun yapabilir.

Nitekim Huxley’in yazılarını Kemal Demirel’in yazılarıyla yan yana okursanız; Bu ilk okumaların bana nasıl bir eğitim verdiğini gördüm. Aslında dış dünyayı görme, insanları anlama yolculuğuydu. Okumaktan vazgeçmedin, her düşünceyi ve duyguyu değiştirdin. Okuduğumda hep “git”, “dönüştürmek” derdim.

Algı yolculuğu böyle bir şey. Bazen sesten sese ve kelimeden kelimeye dönüşürsün. Sizi bir metamorfoz yolculuğuna çıkarıyor. Sadece iç sesinizi değil, duygularınızla birlikte yarattığınız düşüncelerinizi de dinlersiniz. Böylece; Burası, yazı kıvılcımını yaratan tonu yakaladığınız yerdir.

“Açık farkındalık” böyle bir şey bence. Ingmar Bergman’ın anılarında tam olarak ifade ettiği şey budur: “Kontrol edilemez bir merak peşindeyim. Not alıyorum, izliyorum. Her yöne bakıyorum. Her şey gerçek dışı, tuhaf, ürkütücü veya gülünç. Bir filmin tohumları olursa diye havaya uçan bir toz zerresi yakalayacağım.”(**) Yaratıcılık sizden bunu talep ediyor.

OKUMAK İÇİN NEDEN OLUŞTURUN

Okuma bir vizyon yolculuğudur, aynı zamanda bir karşılaşmadır, bilincin aydınlanmasıdır. Düşündürdükleri ve gösterdikleri ile sizi var eder. Yeniler mermileri değiştirmenize neden oluyor.

Şimdi burada Rosa Luxemburg’un hapishane mektuplarını okuyorum ve dört yıldır duvarların arkasında yaşayan arkadaşımı düşünüyorum. Yolculuğundan dönerken yaşadığı cezaevinin tellerle çevrili duvarlarını geçerken ben de onu düşündüm dostum. Bu “sınırlı alanda” günlerce insan ne yapar… Bunu sordum, kendim sorguladım.

Peki, Luxemburg’un çizgisinin altını çizerek; “Beni de bırakayım, başka şeylerden konuşalım”… Bu berrak sesin yarattığı farkındalık geldi aklıma… Sonra hayalleri, geleceğe olan inancı…

Hayat başka türlü yaşanmaz. Rüyalara sahip olmak hayatınızı uzatmanıza yardımcı olabilir. Birini severek nasıl çoğalabileceğinizi görüyorsunuz. Ve bunun için yaşamaya hazırsın.

Sevinç ilerler, tıpkı okumak gibi. Zihninin kalıpları bozulur, yeni algılar kazanır. Kendine nehirler inşa eder, kuyular kazar, atlaslar inşa eder, dağları fethedecek güçle donatır kendini… Doyumsuz bir duyguyla kehribar kokulu çarşılara sürükler. Ondan her bakışı insan sesine, insan sözüne ulaştırır. Günü dokur, zamanı eğitir, gözlerini bir kitabın sayfalarına çevirir.

DÜNYAYA NASIL BAKIYORSUNUZ?

İngiliz yazar Galsworthy (1867-1933) hakkında, Luxemburg, Sonya Liebknecht’e yazdığı mektupta şunları yazmıştı: “… dünyadaki her şeye alaycı bir şüphecilikle bakan yorgun bir adam.”

Sonra dedi ki: “… gerçek sanatçı yarattığı insanlarla alay etmez.”

Nasıl yaşadığın, nasıl düşündüğün, nasıl yazdığın derken kastettiğim bu. Evet, o zaman iyi bir yazar şöyle yazar: “Yazarken sırıtmaz!”

Sonra… Dış dünyanın güzelliklerini umarak ve hatırlayarak hapishanede yaşadığı anların yansımalarını okuduğumda kalbim açılıyor. acılık, evet Hayatın doğasında olan bir şey.

Sanrılı bir ilişkinin yakın tanığıydım. “Yaşama şeklimizi düşünüyoruz” dedim kendi kendime, akıl sağlığı sanrılı durumları daha belirgin hale gelen birinin sanrılı davranışlarını seyrederken. Onun durumunu nasıl yorumlayacağız, çevresindekilere antidepresan almasını sağlayalım!

Freud’dan onu anlamak için Dostoyevski’ye dönmemiz gerekti. Bu bizim için gerekliydi! Histeri yaşama algısının biraz… “Her şeye hakimim”, yanılsamanın ötesinde olduğunu ve hayatı bu şekilde algılamanın kaçınılmaz olarak diğer hayatlara gölge düşürdüğünü fark ettim. Sadelik, sıradanlık böyle bir şeydir. Nasıl yaşıyorsan öyle davranıyorsun.

İNSANA NELER YAŞANIR?

Hemen “iyilik, güzellik” diyebileceğinizi biliyorum. Bir de şu var; bazı şeyler diğerlerinden daha iyidir. Örneğin annelikten sonra, babalıktan sonra… Tutkuyla sev, güzel yaz; Sait Faik Abasıyanık gibi, Çehov gibi, Lorca gibi…

Neden “uyum” demediğim başka bir şey. İyilikte liyakat vardır. Oysa onu benimsemekten, en çok da tüm varlığınla kendini ona vermekten bahsedebiliriz. Biri aidiyet, diğeri olma/öldürülme durumunu anlatır. İçteki insanın umudunu dışa, bir başkasına taşıması ne harika bir şey. Hayata tutunmanın yolu bu olmalı. Evet, bu insan. umudunu kesme…

Sezgi Kapıları / Aldous Huxley / Trans: İnci Erçetin / Yankı Yayınları / 78 s. / 1975.

(**) Resimler / Ingmar Bergman / Çev: Gökçin Taşkın / Nisan Yayınları / 286 S. / 1999. (***) Hapishane Mektupları / Rosa Luxemburg / Çev: Bertan Onaran / Yanki Yayınları / 72 s. / 1970.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu